Ben çocukluğumu anlatmaya başlayınca bazen kendimi eski bir ülkeden söz ediyormuş gibi hissediyorum. O yıllar ne tamamen masumdu ne de eksiksizdi; ama başka türlü bir hayat vardı. Daha yavaş, daha beklemeli, daha sokaklı, daha yüz yüzeydi. Bugünün çocuklarına anlatınca çoğu şey masal gibi geliyor. Çünkü biz birçok şeyi ekranın içinde değil, dünyanın tam ortasında öğrendik.
Sabah
Hafta sonu sabahları televizyon öyle hemen açılmazdı. Açılsa bile yayın başlamamış olurdu; ekranda ya sessizlik, ya sabit bir görüntü, ya da yetişkinlerin izlediği bir program bulunurdu. Yine de karşısına geçip beklerdim. Çünkü birazdan çizgi filmler başlayacakmış gibi gelirdi.
O saatler, evin sessizliği içinde televizyonun açılmasını beklemekti. Kahvaltıdan önce ya da sonra elde bir bardak içecek, yanında evde ne varsa onunla ekrana kilitlenmekti. Dev robotlar birleşir, sihirli kahramanlar kötülerle savaşır, bazı çizgi filmlerin karanlık sahneleri insanı gerçekten ürkütürdü. Kahramanların kim kimin kardeşi, kim kimin dostu, kim neden kötü anlamak her zaman kolay değildi; ama önemli de değildi. O dünya zaten inanmak için yeterince büyüktü.
Televizyonun sesini açmak ya da kısmak için yerinden kalkmak gerekirdi. Kumanda yoktu ya da varsa bile evin en kıymetli eşyalarından biri gibi korunurdu. Kanal değiştirmek de ayrı bir işti. Zaten izlenecek kanal sayısı azdı; insan iki kanala bile bütün sadakatiyle bağlanabilirdi. Yayında bir sorun olduğunda ekrana bir dağ, ağaç, saat ya da renkli çizgiler gelirdi. Bazen dakikalarca ona bakardım. Çünkü her an bir şey başlayabilirdi.
Sokak
Sokağa çıkmak için büyük bir plana gerek yoktu. Koltuğumun altına topu alıp okul bahçesine, boş arsaya ya da mahallenin köşesine giderdim. “Mutlaka birileri vardır” diye düşünürdüm; çoğu zaman da olurdu.
Misket vardı, çizgiler vardı, yere diz çöküp nişan almak vardı. Uzun eşek, birdirbir, sek sek, saklambaç, yakar top, boş kola kutusuyla maç yapmak vardı. Top kiminse biraz söz hakkı onundu; “Top benim” cümlesi bazen oyunun kuralı kadar güçlüydü. Kaleye geçmemek için türlü pazarlıklar yapılırdı.
Kışın da evde oturmak şart değildi. Kar yağınca bir tahta parçası, bir poşet ya da bulunabilen herhangi bir şey kızak olurdu. Üşümek sonradan fark edilirdi. O sırada önemli olan kaymak, düşmek, kalkmak ve tekrar denemekti.
Akşam olunca mahalleden sesler yükselirdi. Anneler, babalar, büyükler camdan ya da balkondan çocuklarını çağırırdı. Her evin sesi farklıydı ama anlamı aynıydı: “Artık içeri gel.” O ses hem sınırdı hem güven. Günün bittiğini o an anlardım.
Sinek ilacı arabaları geçtiğinde arkasında bıraktığı dumanın içine koşan çocuklardan biri de bendim. Kimse bunun zararlı olabileceğini düşünmezdi. Büyüteçle güneş ışığını kâğıda tutup yakmaya çalışmak, dokuz voltluk pile dil değdirip o ekşi elektrik tadını almak, paslı bisikletle dizleri yara yapmak; hepsi dünyanın içinde öğrenilen şeylerdi. Çocukluk biraz da bedenle keşfetmekti.
Okul
Okul siyah önlük, beyaz yaka ve tebeşir tozu demekti. Çantada beslenme kutusu, sabunluk, küçük havlu ya da elbezi taşınırdı. Beslenme saatinde kutudan çıkan haşlanmış yumurta, peynir, ekmek, zeytin ya da evde hazırlanmış herhangi bir şey günün küçük mutluluğu olurdu.
Okul bahçesinde, kapıda, koridorda her şey ayrı bir dünyaydı. Bazı okulların önünde eski bir tank, heykel ya da tören alanı bulunurdu; çocuk aklımla onlara uzun uzun bakardım. Ne anlama geldiklerini tam bilmezdim ama orada durmaları bile yeterince ciddiydi.
Beyaz yakalıklar ayrı bir meseleydi. Kimi dantelli olurdu, kimi işlemeli, kimi sade. Büyükler bunlara özenirdi; çocuk içinse önemli olan fazla kaşındırmamasıydı. Kokulu silgileri koklamak, hatta ucundan kemirmek, kalem uçlarını ağza götürmek, defter kaplamak, etiket yazmak okul hayatının doğal parçalarıydı.
Son dersin son dakikaları başka türlü geçerdi. Çantalar yavaş yavaş kapanır, montlar hazırlanır, ayakkabılar ya da botlar giyilir, herkes zilin çalmasını beklerdi. Zil çalınca kapıya doğru bir akış başlardı. Dışarı çıkıldığında insan biraz ezilmiş, biraz özgür, çokça mutlu olurdu.
Müzik
Müzik kaset demekti. Çift kasetçalar varsa bu büyük imkândı. Bir kasetten diğerine kayıt yapılır, radyoda sevilen şarkı çıkınca hemen kayıt tuşuna basılırdı. O sırada odaya biri girerse el kol hareketleriyle “sessiz ol” demek gerekirdi. Çünkü en ufak konuşma bile kayda karışırdı.
Bazen yanlışlıkla kayıt tuşuna basılır ve sevilen kasetin bir bölümü silinirdi. Bu küçük bir felaketti. Bozulan ya da saran kasetler kalemle çevrilerek düzeltilirdi. Kalemi kasetin deliğine sokup makarayı sarmak, neredeyse herkesin bildiği bir tamir yöntemiydi.
Walkman ya da küçük kasetçalar, insanın kendi dünyasını yanında taşımasıydı. Sevilen şarkılar bir kasete toplanır, kişisel bir müzik listesi yapılırdı. Bugünün çalma listeleri gibi ama daha zahmetli, daha emekliydi. Yabancı şarkıların sözleri çoğu zaman anlaşılmazdı; duyulduğu gibi söylenirdi. Kelimeler uydurulur, melodi yettiği için kimse bunu dert etmezdi.
Ekran
Televizyon evin merkezindeydi ama seçenek azdı. Büyük şişe içecekler, sınırsız kanal, internetten istediğini açma gibi şeyler yoktu. Ne varsa yayın akışında vardı. Kaçırdıysan kaçırmıştın.
Anten ayarı başlı başına teknik bir işti. Biri televizyonun yanında durur, biri anteni çevirir, biri camdan ya da çatıdan “oldu mu?” diye bağırırdı. Görüntü biraz netleşince herkes rahatlar, bozulunca yeniden uğraşılırdı. Bazı evlerde uzak kanalları çekmek için çatıya büyük antenler takılır, türlü yaratıcı çözümler denenirdi. Dilini anlamasan bile çizgi film görünüyorsa mesele yoktu.
Yayın bittiğinde ekranda kapanış olur, ardından İstiklal Marşı çalardı. Marş bitmeden televizyon kapatılmazdı. Bunu kimse uzun uzun açıklamamıştı; öyle yapılırdı. Saygı, bazen sözle değil alışkanlıkla öğrenilirdi.
Şehirde pasajlar, kasetçiler, kitapçılar, dergi satan küçük dükkânlar vardı. Oralara gitmek, dünyaya açılan gizli bir kapı bulmak gibiydi. Daha az şey vardı belki ama bulunan şeyin değeri daha büyüktü.
Telefon
Telefon evin ortak eşyasıydı. Çevirmeli telefonlarda her rakamı çevirmek sabır isterdi. Yanlış çevirirsen baştan başlardın. Telefon çaldığında evde küçük bir heyecan olurdu. “Kim arıyor?” sorusu gerçekten merak edilirdi.
Birini aramak bugünkü kadar kolay değildi. Sevdiğin, özlediğin ya da konuşmak istediğin kişi telefona hemen çıkmayabilirdi. Önce evden biri açar, sonra seslenirdi. Her konuşmanın bir tanığı, bir mahcubiyeti, bir sınırı vardı. Sürekli aramak, mesaj atmak, çevrim içi olup olmadığını görmek yoktu. Bu yüzden beklemek daha gerçekti. Özlemek daha belirgindi.
Şehirlerarası konuşmak ayrı bir ciddiyetti. PTT’den sıra almak, kontör hesabı yapmak, kısa konuşmak gerekirdi. Uzakta biri varsa gerçekten uzaktaydı.
Alışveriş
Bakkal mahallenin küçük merkeziydi. Yoğurt kapla alınır, bazı şeyler tartıyla satılır, alışveriş bazen deftere yazılırdı. Yoğurdun üstüne toz gelmesin diye ince bir kâğıt konurdu. Her şey paketli, kapalı, barkodlu değildi.
Depozito bilinen bir şeydi. Cam kola ve gazoz şişeleri biriktirilir, geri götürülürdü. Bu hem görevdi hem küçük bir kazanç ihtimaliydi. Sakızlardan çıkan araba, futbolcu ya da kahraman resimleri biriktirilirdi. Pahalı oyuncaklara ulaşmak kolay değildi; küçük sürprizler bu yüzden daha kıymetliydi.
Sokakta renkli macun satanlar, pamuk şekerçiler, salıncak kurup çocukları sırayla döndürenler olurdu. Bazen mahalleden ayı oynatan ya da başka gösteriler yapan insanlar geçerdi. Kim olduklarını sorgulamazdık; seslerini duyunca koşardık. Şimdi tuhaf gelen birçok şey o zaman hayatın olağan parçasıydı.
Bayram
Bayram gerçekten kapı kapı dolaşmak demekti. Büyüklerin eli öpülür, şeker alınır, bazen harçlık verilirdi. Eve dönünce toplanan şekerler ayrılırdı: naneliler bir yana, meyveliler bir yana, çikolatalar başka yere. İçinden çıkan fındık, fıstık ya da sert şekerler bile ayrı önem taşırdı.
Uçurtma yapmak ya da uçurmak büyük bir heyecandı. Çıtalı uçurtmalar kolay havalanmazdı; duvara, ağaca, tele takılır, düşer, yırtılır, yeniden bağlanırdı. Ama bir kere yükseldi mi insan ip salmak isterdi. Yanındaki biri “biraz daha bırak” diye seslenir, gökyüzündeki o küçük şekil herkesi mutlu ederdi.
23 Nisan törenleri, okul gösterileri, yabancı çocukların gelişi, rengârenk kıyafetler ve anlamını tam bilmediğim büyük bir dünya duygusu vardı. Bazen beş dakika gördüğüm birine bile çocuk aklımla büyük bir hayranlık duyabilirdim. O yaşta duygular kısa sürerdi ama çok gerçek yaşanırdı.
Özlem
O dönemi çocukluk ya da ilk gençlik olarak yaşayanlar artık orta yaşa yaklaştı ya da çoktan vardı. İnsan bunu fark edince çocukluğun sadece geçmiş bir zaman olmadığını, aynı zamanda kaybedilmiş bir çevre olduğunu anlıyor.
Dedeler, nineler, amcalar, teyzeler, dayılar, komşular, mahallede çocuklara çikolata veren yaşlılar birer birer eksildi. O insanların çoğu artık yok ama sesleri, yüzleri, ev kokuları, bayramlık halleri hafızada duruyor.
Her evde fotoğraf albümleri vardı. Sıkılınca aynı fotoğraflara tekrar tekrar bakılırdı. Aynı karelere bakıp aynı duyguları yeniden yaşamak mümkündü. Fotoğraflar azdı ama her biri daha ağırdı. Bir pozun arkasında uzun bir gün, uzun bir hikâye dururdu.
Yıllar içinde hayatımıza çok şey girdi. Daha çok ekran, daha çok seçenek, daha hızlı iletişim, daha kolay alışveriş, daha büyük imkânlar geldi. Ama bazı şeylerin eksikliği de o zaman hissedildi. Mahalle bağı, kendiliğinden güven, sözün ağırlığı, sadakat, komşuluk, yüz yüze utanmak, beklemeyi bilmek yavaş yavaş azaldı.
Ben bazen çok güzel bir ülkenin son sakin yıllarını hayal meyal hatırladığımı düşünüyorum. Sonra her şeyin nasıl hızlandığını, sertleştiğini, dağıldığını görerek büyüdüm. Bu yüzden 80’lerde ve 90’larda çocuk olmak biraz iki zaman arasında kalmak demekti.
Hem eskiyi bilmek hem yeninin içine düşmekti. Hem sokakta büyümek hem ekrana yetişmekti. Hem yokluğu tanımak hem bolluğun yorgunluğunu görmekti. Bir tek çocukluk içinde birkaç kuşağın alışkanlığını taşımaktı.
Belki de bu yüzden o yılları anlatırken sadece geçmişi değil, bir duyguyu da anlatmış oluyorum. Az şeyle çok şey kurabildiğimiz, beklemenin değerini bildiğimiz, mahallenin sesinden eve dönmeyi öğrendiğimiz bir zamanı.
Burası benim kişisel not defterim.
Teknolojik gelişmeler, yazılım, yapay zeka, uzay ve web geliştirme gibi konulara ilgi duyuyorum. İlgimi çeken gelişmeleri ve öğrendiklerimi dağılmasın diye buraya yazıyorum.
Bazı konularda daha derinlemesine araştırma yapıp, belki başkalarının da işine yarar diye bu yazıları da buraya ekliyorum. Amacım bir şey öğretmek değil; aklımdakini toparlamak ve paylaşınca çoğalan şeyleri paylaşmak.
Buradaki yazılar ve görüşler yalnızca beni bağlar. Ve bu site herhangi bir maddi kazanç projesi değil; sadece kişisel bir köşe.